Sol Kolu Olmayan Judocu

Japonya’da bir çocuk 10 yaşındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş.

Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş.

Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya’nin ünlü bir Judo ustasına gidip yapilacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..

Hoca: Getir çocuğu da bir bakalım, demiş.

Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına. Hoca çocuğu süzmüş ve ”Tamam. Yarın eşyalarını getir, çalışmalara başlıyoruz.” demiş.

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve ” bu hareketi çalış ” demiş.

Çocuk bir hafta aynı hareketi çalışmış. Sonra hocasının yanına gidip ”Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz?” demiş.

Hocanın cevabı: Çalışmaya devam et, olmuş.

Aradan 2 ay, 3 ay, 6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş. Çocuk bu bir yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.

Hocanın yanına tekrar gitmiş ”Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana başka hareket göstermeyecek misiniz? ”

Hoca: Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz.

Aradan 2 yıl ,3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş.

Bir gün hocası yanına gelip “Hazır ol. Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın.”

Delikanlı şok olmuş. Hem sol kolu yok hem de judo da bildiği tek hareket var.

Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.

Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış.

Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. Derken ikinci ,üçüncü maç… çeyrek final, yari final ve final…

Finalde delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış.

Tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına koşmuş.

─ Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var. Bu kadar bana yeter. Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim.

─ Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.

Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç baslamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş:

─ Hocam nasıl oldu bu iş ? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var.

Nasıl oldu da ben kazandım ?

─ Bak oğlum, 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir.

İkincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!

İnsanların eksiklikleri bazen,  aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir. Yeter ki bu eksiklik kafalarında olmasın.

Yaz Tatili

Geçen yaz tatilinde, Edremit’te Maliye Bakanlığı’na ait denize sıfır nefis manzaralı bir yerde, teyzemin davetlisi olarak kalmaya başlamıştım. Binamız dört katlıydı ve bizim dairemiz ikinci kattaydı. Tatilde bir şey dışında her şey yolundaydı. Üçüncü katta kalan delikanlı, günler geçtikçe asabımı bozuyordu.

Gündüz ve gece hemen hemen vaktinin tamamını balkon-da geçiriyordu. İyi ama bundan sana ne diyeceksiniz. Balkonda müzik setinin sesini sonuna kadar açıyordu. Üstelik de dinlediği tek şey hiçbir şey anlamadığım klasik müzikti.

Bir kez olsun plajda ve denizde kendisini görmemiştim. Üstelik bazen market veya plaj dönüşü istemeyerek gözüm onların balkonuna takılsa gözlerini hep üzerimde buluyordum. Ben ona bakınca kendisini geriye çekiyordu. Aslında yakışıklı birisine benziyordu, ama çok ukalaydı.

Bir defasında: “Sakıncası yoksa şu müziğin sesini biraz kısar mısınız?” diye yukarı seslendiğimde teybinin sesini biraz kısarken benim duyabileceğim şekilde mırıldanıyordu.

“Elbette klasik müzikten zevk alabilmek her insan için mümkün olmuyor, kapasite meselesi bunu düşünmem gerekirdi!”

Onun bu alaycı tavrı beni çıldırtıyordu. Öyle tembel birisiydi ki bütün işlerini hep başkasına yaptırıyordu. Balkondan durmadan etrafa emirler yağdırıyordu.

“Tolga, koçum, marketten iki kola kap bakayım.” “Meltem, hadi bakayım şu dükkândan biraz çerez alıver.” İşin kötü tarafı oyunları bozulan çocuklar ona kızmıyor ve sanki o bir patron kendileri de onun uşağıymış gibi hemen oyunlarını bırakıp, “Peki Kerem Abi, hemen getiriyorum,” diyorlardı.

Bütün gece misafiri hiç eksik olmuyordu. Büyük küçük, bütün apartman sakinleri onun balkonundaydı sanki.

Kabul etmeliyim ki adamın duygusal zekâsı üst düzeydeydi. Benden başka herkes onun çevresinde dört dönüyordu adeta. Onun tavır ve davranışları bende takıntı haline gelmeye başlamış, tatilimden keyif alamaz duruma gelmiştim.

Bir gün yine balkonundan, aşağıda oynayan çocuklara emirler yağdırdığını duyduğumda daha fazla dayanamadım ve yukarıya doğru seslendim.

“Bana bak, sen buranın kralı mısın be! Utanmıyor musun durmadan çocukların oyunlarını bozmaya ve onlara emirler yağdırmaya, senin ayakların yok mu? Neden gidip kendi işini kendin halletmiyorsun?”

Bu sözleri söyledikten sonra ortada fırtına öncesi sessizliği andırır bir sükûnet oluştu. Tabii ki onun, bu sözlerimin altında kalmayacağını biliyordum ve onun bana vereceği cevaba karşı neler söyleyebileceğimi düşünüyordum. Ancak, uzun bir süre geçmesine rağmen yukarıdan hiç karşılık gelmedi. Ben de “Oh be! Şimdi rahatladım, bu akşam rahat bir uyku uyuyabilirim,” diye düşündüm.

O akşam üst kat çok sessizdi. Gece yarısına doğru hıçkırıklarla ağlama ve bu ağlama sesine karşılık, teselli vermeye çalışan insanların sesleri gelmeye başladı aşağıya.

Onun sesine çok benzetmiştim bu ağlayan çocuğun sesini. “Amma da sulu gözlü, alıngan bir çocukmuş meğer!” diye düşündüm ve yatağıma uzandım.

Bu olayın ardından iki gün geçti, ancak üst katta tam bir matem havası vardı. Müziğin sesi hiç gelmiyor ve aşağıda oynayan çocuklara emirler yağdıran da olmuyordu.

Üçüncü gün, teyzem üst kattakilerin yazlıktan ayrılma hazırlıkları yaptıklarını söyledi.

Aradan bir süre geçtikten sonra arabalarına eşyalarını taşımışlardı bile. içimden onu son kez görme isteği geldi ve bu isteğimi bastıramayarak balkondan aşağıya doğru baktığımda gördüklerime inanamadım.

Tekerlekli sandalyenin üzerinde oturmuş bu delikanlıyı, annesi arkasından itiyordu. Babası arka kapıyı açtıktan sonra, annesinin yardımıyla Kerem arabaya binmeden önce son kez bizim balkona doğru, ani bir şekilde bakınca ben hemen kendi-mi içeriye doğru attım ve odaya koşarak, hüngür hüngür ağlamaya başladım.

Bu olay beni o kadar etkilemişti ki, tatilim zehir olmuştu. Birkaç gün sonra teyzemden izin alıp, tatilimi yarıda bölerek evime döndüm. Bugün hâlâ o olayın etkisini üzerimden atabilmiş değilim. Aklıma geldikçe kendimi bir türlü bağışlayamam.

Kanada’ya Taşınan Bir Adanalının Günlüğü

Sevgili Günlük…

12 Ağustos

Kanada’daki yeni evime taşındım. Çok heyecanlıyım. Burası çok güzel. Dağların manzarası muhteşem. Onların karlarla kaplı halini görebilmek için sabrımı zorluyorum.

14 Ekim

Kanada dünyanın en güzel yeri. Yapraklar kırmızı ve turuncunun tonlarına dönmeye başladı. Bir atla kır gezintisi yaptım ve bir sürü geyik gördüm. Çok güzeller.

Yeryüzündeki en güzel hayvanlar. Burası resmen bir cennet. Kanada’yı çok ama çok sevdim.

11 Kasım

Geyik avlama sezonu kısa bir süre sonra başlıyormuş. Bu kadar güzel hayvanları öldürmeyi nasıl olur da isterler anlamıyorum. Umarım yakında kar yağışı başlar. Sabırsızlıkla bekliyorum kar yağışını…

2 Aralık

Dün gece kar yağdı. Her yerin beyaz bir örtü ile kaplanışını seyretmek için gece saat kurup kalktım.Tıpkı kartpostal gibi. Dışarı çıktık merdivenlerdeki ve garajın önündeki karları kürekle temizledik.

Kartopu oynadık (ben kazandım). Kar temizleme makinesi gelince, garajın önündeki karları tekrar temizlemek zorunda kaldık. Yorulduk ama çok eğlendik.

12 Aralık

Dün gece biraz daha kar yağdı. Kar temizleme makinesi ile garajın önündeki karları tekrar temizledik. Burayı seviyorum ama kar da bazen sıkıcı oluyor. Yine de, iyi ki gelmişim buraya diyorum.

19 Aralık

Dün gece biraz daha kar yağdı. İşe gitmek için garajdan çıkamadım. Burası çok güzel bir yer fakat kürekle kar temizlemekten yoruluyor insan epeyce.

 

22 Aralık

Boktan kar dün gece yine yağdı! Kürekle kar atmaktan ellerim su topladı, belim tutuldu. Kar temizleme makinesi ben garajın önünü kürekle temizleyene kadar yolun köşesinde gizlendi. Pezevengin evladı!

25 Aralık

..ktiğimin karı yine yağdı. Eğer kar temizleme makinesini kullanan pezevengi elime bir geçireyim, o puştu geberticem. Yollardaki buzu eritmek için neden tuz kullanmıyor acaba ?

27 Aralık

Allahın belası kar dün gece yine yağdı. İnanılır gibi değil. Durmaz mı hiç ulan bu? Kar temizleme makinesinin son gelişinden beri 3 gündür karları kürekle atamadığım için resmen eve hapsoldum.

Hiçbir yere gidemiyorum. Hava durumunu sunan spiker bu gece 25 santim daha yağacağını söyledi ! Yuh ! Ana………… yağ bari !

28 Aralık

Dün gece kar “83 cm” yağdı, ne 25’i! Bu kodumunun karı yazdan önce erimez abi. Kar temizleme aracı kara saplandı, hıyar herif benden kürek istedi. Karları temizlerken son kalan küreğimi de kırdı puşt! Ben de gittim kafa attım. Burnu yamuldu ..ospu çocuğunun. Mahkemelik olduk…

4 Ocak

Nihayet evden çıkabildim. Markete gittim, yiyecek filan aldım. Dönüşte bir geyik arabamın önüne atladı. Arabamda 3000 dolarlık hasar var. Bu pis hayvanların hepsini gebertmek lazım.

3 Mayıs

Arabayı şehirde tamirciye götürdüm. Yollara dökülen tuz yüzünden arabamın kaportası çürümüş. “Arabayı atın, yenisini alın” dedi tamirci…

10 Mayıs

Türkiye’ye kesin dönüş yaptım. Adana‘ya bir daha ayrılmamak üzere yerleştim. S..kerim Kanada’yı da, karı da, geyikleri de…

Sevgiye Bakışımız

Lisedeydim. Bir arkadaşım bana bir saat hediye etti, taktım eve gittim, bahçedeyiz…

Akrabalar var. Saat dikkatlerini çekti ben de, “Arkadaşımın hediyesi.” dedim.

Teyzelerden biri;
─ Nasıl arkadaşmış o, kimse kimseye durup dururken hediye almaz, bak bana alan var mı? dedi.

İnsanımızın sevgi anlayışıyla bilinçli olarak ilk o gün yüz yüze geldim.

Pek çok insana göre, illa bir çıkar, bir menfaat, bir ilişki, bir neden olmalı birbirini sevmek için çünkü. Sonraları fark ettim, birini çok seviyorum diyorsun ve bunun karşılığında şunu soruyorlar,

“Niye?”, “Nesini seviyorsun?”.

Seviyorum yahu, o olduğu için, kalbim öyle dediği için…

Dikkat edin bizde iki kişi evlenir, birileri çıkar ve ee zengin tabi, ee kız güzel, ee oğlanın kariyeri iyi der ve hemen bir anlam aramaya çalışırlar.

Onlara göre iki kişinin birbirini gerçekten sevme ihtimalleri yoktur.

Ben bahçeyi yaparken bir sürü insan, gelip geçerken meyve ağacı dik, dedi.

Meyvesiz ağaçlar için “Ne yapacaksın onu?” yorumu yaptılar.

“Amma çok çiçek dikmişsin onun yerine sebze bahçesi yap, yersiniz, kışlık koyarsın.” dediler.

Ve sırf meyvesi yok diye, yiyemiyorlar diye, doğrudan faydalanamıyorlar diye ağaçların kesildiğini çok gördüm.

Yiyemiyor ya o ağacı, niye sevsinler?

Çiçekleri yiyemiyor ya, ne yapsınlar güzelliğini?

Hayvan sevgisini “kurbanda keseriz” diye, doğa sevgisini “meyvesinden hoşaf yaparız” diye, evlat sevgisini “yaşlanınca bize bakar” diye, eş sevgisini “evde bir nefes olsun” diye yaşayan bir sürü insan var.

Bunların hepsinden çok var ama sevgi yok sevgi, hep ondan oluyor bunlar…

Tilki İle Keçi

Tilki, günün birinde, içinde su bulunan bir kuyuya düşmüş. Kuyunun içinde oraya buraya sıçramış; ama bir türlü yukarı çıkamamış.

Bir süre sonra orada bir keçi görünmüş. Susadığı için hemen kuyunun başına gelmiş. Eğilip kuyunun içine bakmış. Bir de ne görsün? Aşağıda bir tilki duruyor. Keçi çok şaşırmış. Aşağıya seslenmiş:

— Orada ne yapıyorsun tilki kardeş?

Tilki serinkanlılıkla:

— Ne yapacağım? Su içiyorum, demiş.

Keçi, kuyuda su olduğunu duyunca çok sevinmiş. Tilkiye:

— Su soğuk mu? diye sormuş. Kurnaz tilki:

— Hem de buz gibi, demiş.

Keçi:

— Nasıl içebilirim bu sudan? diye sormuş.

— Ondan kolay ne var? demiş tilki. Hop de, aşağıya atla

Keçi, tilkinin bu sözlerine kanıp kendini aşağıya atmış. Kuyudaki sudan kana kana içmiş. Susuzluğu geçince, tilkiye:

— Buradan nasıl çıkacağız? diye sormuş.

— Kolay, demiş tilki. Sen ön ayaklarını kuyunun duvarına dayayıp arka ayaklarının üzerine dikil. Ben, sırtına basarak kolayca dışarı çıkarım. Sonra da seni yukarı çekerim. Böylece ikimiz de kurtulmuş oluruz.

Keçi, tilkinin dediğini yapmış. Tilki, onun omzuna basarak bir sıçrayışta kuyudan çıkmış. Hemen ormana doğru koşmaya başlamış.

Keçi, tilkinin hile yaptığını anlamış. Ardından acı acı bağırmış:

— Ben senin kuyudan çıkmana yardım ettim; ama sen beni bırakıp gidiyorsun. Olur mu böyle? demiş.

Bu sözleri duyan tilki, geri dönerek keçiye:

— Sen aklını yitirmişsin ey keçi! Eğer bir gram aklın olsaydı, kuyuya atlamadan önce nasıl çıkacağını düşünürdün, demiş. Sonra da hızla oradan uzaklaşmış.

Sözün özü; bir işe girişirken enine boyuna düşünüp tartmak gerekir. Aksi taktirde tatsız sürprizlerle karşılaşmamız kaçınılmaz olur.

 

İki Bardak Su

Zamanın birinde bir hükümdar varmış, zenginliği tüm dünyaca bilinirmiş. Hükümdar her gittiği yere hazinesinin bir bölümünü götürür ve bunları sergilemekten büyük onur duyarmış.

Etrafında bir sürü insan olmasına rağmen, hükümdarın en çok güvendiği ve yegane dostu bir bilge kişi varmış. Bir gün otururlarken, hükümdar bilge kişiye şöyle bir soru sormuş:

– Sen ki göğün gizemine ermiş, bilime yön vermiş bir adamsın. İnsanlar ister hükümdar kadar güçlü, ister savaşçılar kadar onurlu olsun sana danışır ve ağzından çıkacak bir sözü beklerler.

Şimdi senin gibi bilge bir adamın fikrini merak etmekteyim, benim hükümdarlığım ve servetim hakkında ne düşünüyorsun?

Bilge bu soru karşısında hükümdarın gözlerinin içine bakarak şu sözleri söylemiş:

– Diyelim ki hükümdarım uçsuz bucaksız kızgın bir çöldesiniz. Ölmemek için, size uzatacağım bir bardak suya servetinizin yarısını verir miydiniz?

– Verirdim tabii.

– Zaman geçti diyelim ki susuzluğunuz arttı, size uzatacağım bir sonraki bardağa servetinizin öteki yarısını da verir miydiniz ?

Hükümdar biraz düşünmüş ve ardından “Ölmemek için evet” demiş.

Bunun üzerine bilge kişi gülerek şu sözleri söylemiş:

– Madem öyle, o zaman düşünmeye gerek yok fazlaca. Çünkü haşmetlim, sizin servetiniz yalnızca iki bardak sudan ibarettir.

Cinayet Davası

ABD’li ünlü bir futbolcu karısını öldürmekle suçlanıyordu.

Futbolcu yakalanmıştı. Ancak henüz ortada bulunan bir ceset yoktu.

Duruşma Amerikan filmlerindeki gibiydi. Futbolcu sanık sandalyesinde oturuyordu.

Kucak dolusu parayla tuttuğu avukatı jüriyi ikna etmeye uğraşıyordu;

─ Sayın jüri üyeleri, müvekkilimin suçsuz olduğuna yürekten inanıyorum. Buna az sonra sizler de inanacaksınız.

Neden mi? Bakın, şimdi 1’den 10’a kadar sayacağım ve müvekkilimin öldürdüğü iddia edilen karısı bu kapıdan içeri girecek…

1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10…

Bütün jüri kapıya döndü.

Kimse girmedi içeri.

Avukat bir savunma dahisiydi, öldürücü hamlesini yaptı;

─ Bakın, siz de kadının öldüğüne inanmıyorsunuz. Çünkü hepiniz içeri girecek diye kapıya baktınız.

İşte kararı buna göre vermenizi talep ediyorum.

Jüri üyeleri kısa bir ara verdikten sonra kararı açıkladı:

Jüri ünlü futbolcunun suçlu bulunduğunu bildirdi ve dava bu şekilde sonuçlandı.

Mahkeme çıkışında avukat, kadın olan mahkeme başkanına yaklaştı;

─ 10’a kadar saydığımda siz de diğer üyeler gibi kapıya bakmıştınız. Neden böyle bir karara imza attınız!

Mahkeme Başkanı;

─ Doğru, dedi. Ben de kapıya baktım, ama müvekkiliniz kapıya bakmıyordu!

Astronomik Saat ve Hanuş Usta

Muhteşem bir saat ve bir Usta’nın hazin hikayesi…

Astronomik Saat Kulesi

Prag’ta, Eski şehir meydanında şehrin kalbi gibi atan bir saat durmaktadır:

Günümüzde hala çalışabiliyor olan dünyanın en eski saati, Hanuş Usta’nın yaptığı Astronomik Saat…

Hala kentin en önemli ve en şık simgelerinden biri olan saat bir çok kişiyi zaman içinde geçmişin izlerinde yolculuğa çıkarırken ustasının hüzünlü hikayesini de geçmişten geleceğe üstünde taşıyor

Meydanda yer alan bu meşhur saati, 15.yy sonlarında Charles Üniversitesi’nde profesör olan Hanuş Usta yapmıştır.

Amacı, Kutna Hora şehrindeki Kemikli Kilise’de olduğu gibi insanlara bir mesaj vermektir. Usta bu çalışmayla yaşamın anlamlandırıp önerilerde bulunmanın yanı sıra geçiciliği ve ölümü ele alır.

Hanuş Usta’nın saati, Güneş’in, Dünya’nın ve Ay’ın konumlarını gösteren astronomik bir saattir. Saatin dış tarafındaki rakamlar İbranice’dir.

Hanuş Usta, (saati Eski Şehir Meydanı’na yaptığından, meydanın bir paraleli de Yahudi mahallesi olduğundan) Yahudilerin nüfusunun fazla olduğu bir bölgede onlara bir jest yaptığı söylenir.

Saatin etrafında 4 tane kukla vardır. Bu kuklalar insanlara neleri yapmamaları gerektiğini anlatır.

Soldan en baştaki, elindeki aynayla kendine bakar; “kendini beğenmişliği” sembolize eder.

Onun yanındaki kukla, elinde altın torbası olan “cimriliği” sembolize eder.

Hanuş Usta’nın Hazin Hikayesi

Usta o vakit bu muazzam saati yapınca dünyanın en önemli adamı haline gelir.

Avrupa’nın her yerinden insanlar Prag’a saati görmeye gelmektedirler.

Saatin ve Hanuş Usta’nın ünü Kral’ı aşmıştır artık.

Zamanla Hanuş Usta’ya başka ülkelerden de teklifler gelir, fakat Hanuş usta bu teklifleri reddeder.

Bir süre sonra bu teklifler Kral’ın kulağına kadar gider ve Kral, Hanuş Usta’nın saati başka bir yere de yapmasını önlemek için onun gözlerine mil çektirir.

Kör olan usta intikam almak için Saat Kulesi’ne çıkıp kendini saatin mekanizmasına bırakarak intihar eder.

Saatin mekanizmasına düşen bedeniyle saati bozar.

Kral bütün ustaları toplamasına rağmen saat ancak 50 yıl kadar sonra başka bir saat ustası onarabilmiştir.

Prag’dan geçen Nazım’ın şiirinde de yer alır Hanuş Usta ve Saati…

Şair, memleketten uzak,
hasretlerle delik deşik.
Eski kentte duruyordu,
meydanlıkta, yapayalnız.
Gotik bir duvar üstünde
Hanuş Ustanın saati,
on ikiyi vuruyordu.
Güneşli bir güne özlem.

Önündeyim bir vitrinin
bütün bir dünya oyuncak,
kurtlar, ayılar, şipşirin,
düşüp öldürmeyen uçak.
Sarı bacalı vapurlar,
otobüsler pırıl pırıl.
İstanbul’da bir Memet var,
altısına bastı bu yıl.

Nazım Hikmet / Pırağ / 1956

Derviş Kaşıkları

Dervişe bir gün sormuşlar;

─ Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?

Size farkı gösteriyim deyip, önce sevgiyi dilden kalbine indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi sofrada yerlerini almışlar. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar.

Derviş şöyle bir şart koymuş;
─ Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz.

Peki deyip çorbalarını içmeyi denemişler.

Fakat kaşıklar uzun geldiğinden sıcak çorbayı döküp saçmaktan hem kendilerini yakmışlar hem de ağızlarına bir damla bile götürememişler. En sonunda bakmışlar olacak gibi değil sofradan  kalkmışlar.

Daha sonra derviş, bu defa sevgiyi gerçekten bilenleri yemeğe çağırmış. Yüzleri aydınlık, gözleri sevgi ile gülümseyen insanlar gelmiş, sofraya oturmuş. Onlara da aynı şartı dile getirmiş.

 

Her biri uzun kaşığını çorbaya daldırmış, sonra karşısındaki kardeşine uzatarak çorbalarını içmişler Böylece her biri diğerini doyurmuş ve sofradan afiyetle şükrederek kalkmışlar.

Derviş sevgiyi gerçekten yaşayanların farkını soranlara;

─ İşte! Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse o aç kalacaktır. Ve kim kardeşini düşünür de doyurursa o da kardeşi tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz şunu da unutmayın. Hayat pazarında her zaman alan değil veren kazançlıdır.

Sözün kısası, dayanışma ve yardımlaşma insanın insanlığa karşı sevgisinin de göstergesidir…

Baskül

Üç adam barda oturmuş konuşuyorlarmış.

Birincisi demiş ki,

─ Karıma öyle bir hediye aldım ki, 6 saniyede 0’dan 100’e çıkıyor.

Diğerleri anlamamışlar.

─ Ne aldın? diye sormuşlar.

─ Beyaz bir Porsche aldım. Çok mutlu oldu, diye cevap vermiş.

İkinci adam demiş ki,

─ Ben de geçen doğum gününde karıma 4 saniyede  0’dan 100’e  çıkan bir şey almıştım.

Hemen anlamışlar tabii ki:

─ Heey, yoksa Ferrari mi aldın?

Adam gülümsemiş:

─ Evet, kıpkırmızı bir ferrari aldım. Gerçekten de ona çok yakıştı, demiş.

Bu sefer üçüncü adama sormuşlar:

─ Peki sen ne aldın karına?

Adam demiş ki:

─ Ben öyle birşey aldım ki; sadece 2 saniyede 0’dan 100’e çıkıyor.

Adamlar şaşırmışlar:

─ Atıyorsun! demişler,

─ Öyle bir araba olmaz ki!

─ Araba aldığımı kim söyledi, demiş adam. Diğerleri:

─ Ne aldın peki?

─ BASKÜL.